Makromutasyonlar Yanılgısı

0

Evrimciler, genetik sürüklenme hadisesini kendi teorilerine uydurmak için, farklı coğrafyalara göç ederek izole olan grupların, bulundukları yerlerde makromutasyonlara uğradıklarını ve bu şekilde başka türe dönüştüklerini iddia etmişlerdir. Oysa makromutasyon iddiası, büyük bir yanılgıdır.

Makromutasyon fikrini ilk ortaya atan Alman paleontolog Otto Schindewolf’tur. “Hopeful Monster” (Umulan canavar) olarak adlandırılan teori daha sonra Berkeley Üniversitesinden genetikçi Richard Goldschmidt tarafından savunulmuştur. Ancak bu tuhaf senaryonun tutarsızlığının -birçok evrimci gibi- Goldschmidt de kısa zamanda farkına varmış ve bu durumu şöyle itiraf etmiştir:

Şimdiye kadar hiç kimsenin makromutasyonlar yolu ile yeni bir tür ya da cins üretemediği bir gerçektir. Seçilmiş mikromutasyonlar yoluyla dahi tek bir tür bile oluşturulamadığı da doğrudur. En iyi bilinen Drosofila (meyve sineği) gibi organizmalarda bile sayısız mutasyon bilinmektedir. Eğer herhangi bir organizma üzerinde bu binlerce mutasyonun bir kombinasyonunu yapabilseydik, yine de doğada bulunan herhangi bir türle benzerlik gösteren bir tür üretemezdik.(Richard B. Goldschmidt, “Evolution, as Viewed by One Geneticist,” American Scientist, Vol. 40, Ocak 1952, s. 94)

Ünlü genetikçi R. A. Fisher’ın deney ve gözlemlere dayanarak ortaya koyduğu bir kural da, makromutasyon varsayımını açıkça geçersiz kılmaktadır. Fisher, The Genetical Theory of Natural Selection (Doğal Seleksiyonun Genetik Teorisi) adlı kitabında, “bir mutasyonun, bir canlı popülasyonunda kalıcı olabilmesinin, mutasyonun fenotip üzerindeki etkisiyle ters orantılı” olduğunu bildirir. (R. A. Fisher, The Genetical Theory of Natural Selection, Oxford Univesity Press, 1930)

Bir başka deyişle, bir mutasyon ne kadar büyük olursa, toplulukta kalıcı olma ihtimali de o kadar azalır.

Genetikçi Lane Lester ve popülasyon genetikçisi Raymond Bohlin, The Natural Limits to Biological Change (Biyolojik Değişimin Doğal Sınırları) adlı kitaplarında söz konusu mutasyon çıkmazını şöyle anlatırlar:

Sonuçta dönüp-dolaşıp gelinen temel nokta, herhangi bir evrim modelinde, her türlü genetik varyasyonun mutlak kökeninin mutasyon oluşudur. Bazıları, küçük mutasyonların birikmesi düşüncesinin sonuçlarından rahatsız olmakta ve evrimsel yeniliklerin kökenini açıklamak için makromutasyonlara yönelmektedir. Goldschmidt’in umulan canavarları gerçekten de geri dönmüştür. Ancak makromutasyonlar tarafından etkilenen popülasyonlar, gerçekte yaşam mücadelesinde yenik düşen popülasyonlar haline gelmektedir. Makromutasyonların, komplekslik artışı sağlamasının (genetik bilgiyi geliştirmesinin) ise izi bile yoktur. Eğer yapısal gen mutasyonları (küçük mutasyonlar) gerekli değişimleri oluşturmakta yetersiz kalıyorlar ise, düzenleyici genler üzerindeki mutasyonlar daha da işe yaramaz olacaktır, çünkü adaptasyon sağlamayan ve hatta yıkıcı etkiler oluşturacaktır… Bir nokta son derece açıktır: Mutasyonların, ister büyük isterse küçük olsunlar, sınırsız bir biyolojik değişim oluşturabilecekleri tezi, bir olgudan çok bir inanç olarak kalmaya devam etmektedir. (Lane Lester, Raymond Bohlin, The Natural Limits to Biological Change, Probe Books, Dallas, 1989, s. 141)

Gözlem ve deneyler, mutasyonların genetik bilgiyi geliştirmediğini ve canlıları tahrip ettiğini açıkça gösterirken, sıçramalı evrim savunucularının, etkisi net zararlı olan mutasyonlardan büyük “başarılar” beklemeye kalkmaları, açık bir tutarsızlıktır.

KAYNAK SİTE

OKUDUNUZ MU?  Neo-Darwinizm'in Umutsuz Çabaları

Bunları da Okursunuz Heralde Dimi :) Daha Fazla Yazı